24 Haziran sonrası iyi düşünülmeli  

Bir siyasal partinin amacı tek başına veya koalisyonlar yoluyla iktidar olmaktır. Hiçbir parti iktidarsız muhalefet olmak istemez. Ancak egemenlerin çıkarlarına göre oluşan bir sistemde sadece müesses nizamı kuruyan ve kollayan partilerin iktidar olma şansı vardır. Sistemi değiştirmeye çalışan, düzen değişikliği isteyen, egemenlerin çıkarına dokunan hiçbir parti iktidar olamaz. Başka bir deyişle emperyalizmden, sermayeden, devletten ve ordudan bağımsız siyaset yapan partiler iktidara gelemez. Seçimler sonunda halkın desteği ile iktidara gelseler bile, egemenlerin sürekli ve sistemli olarak kumpasına, provokasyonuna ve komplolarına maruz kalırlar.

Emperyalizmin ve oligarşinin bir projesi olarak kimi zaman egemen sınıfların olağanüstü desteği ile kimi zamanda halkın değerlerini manipüle ederek iktidara gelen/getirilen düzen partileri ise, kendilerini ülkenin ve halkın kaderinde söz sahibi gibi görürler. İktidarlarını her derde kaim bir makam gibi yücelterek koltuğa tapınma ve tapma dönemi başlatırlar. İktidar olan partinin liderinden başlayarak partinin yönetici eliti ve çevrelerine kadar uzanan ve sanki iktidarın “sınıf ortağı” karakteri gösteren geniş çaplı bir çıkar grubu oluşur. İktidarın nimetlerinden öylesine yararlanırlar ki, parti iktidarını sürdürdükçe bu kesim gücüne güç katar. Devlet ve hükümet adına her iyi şeyi sahiplenme, iktidarın aleyhine olan ne kadar olumsuzluk varsa onları reddetme tavrını sürdüren parti yönetici eliti ise iktidarı devretmemek için her yolu denemeye çalışır.

Böyle bir oluşumun somut örneği olarak AKP, emperyalistler tarafından bir proje olarak  ortaya çıkan, iktidarla var olan ve iktidarla yaşayan bir partidir. Bülent Arınç, “Biz iktidara mahkûm ve mecburuz” diyerek bu gerçeği vurgulamıştı. Davutoğlu da,  “Siyasete girmişsek iktidar olarak girmek isteriz. Zihnimizde bir opsiyon yok. İktidar için siyasetteyiz” demişti. Erdoğan ise her şeyi kendisi ve partisiyle başlatan, sıkça “Bunların amacı bizi yıkmaktır. Biz olmasak…” söylemiyle muhalefetle sürekli kavga eden ve iktidara sıkı sıkıya sarılan bir liderdir. Bu ve benzer açıklamalar, iktidarın nimetlerinden mahrum olacak bir AKP’nin varlığını koruyamayacağının itirafı gibidir. ANAP dönemini ve onun kaçınılmaz kaderini hatırlatmaktadır. 12 Eylül konjonktüründe iktidar olan ve iktidarın nimetleriyle varlığını sürdüren ANAP, tek parti iktidarını yitirmesi ve muhalefete düşmesiyle dağılmaya başlamıştır. AKP’de aynı kaderi paylaşarak iktidarı kaybettiğinde dağılma korkusu yaşamaktadır.

Totalitarizm, tüm yetkilerin merkezileştirildiği, devlete, hükümete ve lidere mutlak itaatin olduğu bir diktatörlük rejimidir. Tek lider, tek parti, tek millet, tek din ve kültürün geçerli olduğu bu rejim, ideolojik ve siyasal referanslarını “ütopik bir gelecek vaadi ve binyılcı egemenlik” iddiasına dayandırır. Askeri ve sivil bürokratik elit üzerinde özel çıkarlara dayalı olarak egemenlik sağlar. Fiziksel veya psişik olarak bir baskı ve terör sistemi kurarak kitleleri korkunun esiri yapmaya çalışır. İktidarının devamını sağlamak için, her seçimde yeni hayali düşmanlar ve paradigma yaratan AKP, adeta yel değirmenleriyle mücadele ediyor görünerek kitleleri peşinden sürüklemektedir.

AKP’nin 1071 ütopyası, Erdoğan’ın Osmanlı padişahlarından Atatürk’e kadar öykündüğü tek şeflik tarzı, medyanın yüzde 90’nın kontrolü, MİT’den MGK’ye Yargıtay’dan Danıştay’a, TMSF’den SHYK’ya kadar devlet kurumları üzerindeki egemenliği, kamu güvenliğini sağlama adıyla çıkarılan baskı ve terör yasaları, OHAL ve KHK uygulamaları, totaliter ve otoriter anlayışı yansıtmaktadır. Gelinen aşamada artık sistem tümüyle AKP rejiminin egemenliği altına girmiştir. İktidar olmanın dayanılmaz hafifliğinde uçan AKP, kanadının kırılmaması için her şey göze almaktadır. 7 Haziran, 1 Kasım ve 16 Haziran tecrübeleri bu tutumun bir göstergesi niteliğindedir. Bu nedenle 24 Haziran sonrasında neler olabileceğinin iyi düşünülmesi ve ona göre alternatif politikalar geliştirilmesi gereklidir.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları