1945 Türkiye-SSCB krizi: Bir mitin inşası

Behlül Özkan - Doç. Dr., Uluslararası İlişkiler

Geçtiğimiz aylarda “Türk Sağının Düşünce Atlası” başlığıyla Tarık Çelenk önemli bir kitap yayınlandı. Kitapta Abdullah Gül’den Avni Özgürel’e kadar çok sayıda sağ siyasetçi ve yazarla samimi söyleşiler bulunuyor. Bunlardan bir tanesi de Cemil Çiçek ile yapılmış. Üniversite yıllarında MTTB’de yer alan Cemil Çiçek, ANAP’ın kurucu üyesiydi. Fazilet Partisi ve AKP içinde siyaset yaparak Meclis Başkanlığı’na kadar yükselmiş, kısaca Türk sağının son 35 yılında merkezindeki yer alan bir isim. Söyleşide “Türk halkı neden hep muhafazakâr partilere, sağ partilere oy veriyor?” sorusuna yanıt vermeye çalışıyor. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından çeyrek asır geçmesine rağmen Cemil Çiçek’e göre, Türk sağının iktidara ipotek koymasında 1945 Türkiye-SSCB krizi ve anti-komünizm var: “[Sovyet] Rusya’nın ideolojisi de sosyalist bir ideoloji. Türkiye’de sol partilerde Sovyet yanlısı bir görüntü gördü vatandaş. İşte Boğazlar’ı istemiş olması, Türkiye’nin bazı toprak parçalarını istemiş olması vesaire karşısında sağ partilere yanaşmasının önemli sebeplerinden bir tanesi olarak bu Rusya korkusu da vardır. ‘Türkiye komünist olacak, Türkiye Rusya’nın bir eyaleti olacak, vesaire olacak’ dolayısıyla…” Ancak Cemil Çiçek Türkiye’de Sovyet yanlısı bir siyasi oluşumun hiçbir zaman etkin bir güce sahip olmadığının da farkında. Dolayısıyla söyleşinin devamında, Türk sağının sol karşıtlığını manipüle ederek kendi çıkarları için nasıl kullandığını, bunun üzerinden orduyla nasıl ittifak kurduğunu anlatıyor: “…

İşte bu peygamber ocağında yetişenler, solu, komünistleri eziyor, demek ki bu anlama, bu anlayış doğru. Öyle olunca da sol partilerden vatandaş büyük ölçüde ürktü, sağ partiler de bunu siyasi söylem olarak kullandı. Siyasette, tırnak içinde biraz istismar vardır. Semerelendirme anlamında ortada lehe değerlendirilecek bir husus varsa, kimse ayağına gelmiş bu topu taca atmak istemez.” Topun taca atılmadığını, tersine Türk sağının ayağına gollük ortaların yapıldığını belirtelim. Bu ortaların geldiği yerse, Soğuk Savaş Türkiye’sinin ideolojik omurgasının inşa edildiği 1945 yılında SSCB ile yaşanan krizdi.

Toprak ve üs talebi yok
Öncelikle altı çizilmesi gereken nokta ortada Moskova’nın Ankara’dan toprak ve üs talep ettiğine dair resmi talep, yazılı döküman, diplomatik nota gibi hiçbir belgenin bulunmadığı. Sovyet “taleplerine” yönelik iddianın tek kaynağı var: Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov ile Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’in 7 ve 18 Haziran 1945’te yaptıkları iki görüşme. Önce bu görüşmelerin gerçekleştiği diplomatik iklime bakalım. Mayıs 1945’te Avrupa’da savaş sona erdiğinde, 1941 sonrasında uyguladığı dış politika nedeniyle Ankara uluslararası alanda ciddi yalnızlık içindeydi. Bu durumdan çıkış için adeta fırsat kollanıyordu. Dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu savaş bittiğinde, 11 Mayıs 1945’te Stalin’e övgüler düzüyordu:

“Cesaretleri kırılmayan halk çocukları, yine bir halk çocuğu olan Stalin’in etrafında toplanarak, onun dahiyane sevk ve idaresi ile, bütün intikamlarını birer birer almışlar… Bu cihan harbinin birçok parlak sayfalarını Sovyetler yazmıştır ve bu yazıların her sayfasında daima Stalin’in diri yüzü görülmektedir.” Aynı tarihlerde Saraçoğlu, Moskova’ya dönecek Büyükelçi Sarper’e yazılı olarak, “Sovyetlerle bir ittifak muahedesi akdetmeye kadar ilerlemeye prensip itibariyle Cumhuriyet hükümeti mütemayildir” talimatını veriyordu. Yanlış okumadınız.

Türkiye’de resmi tarihin bahsetmekten ısrarla kaçındığı bu nokta son derece çarpıcı. Ankara yalnızlıktan kurtulmak için Mayıs 1945’te SSCB’ye ittifak teklif etmekteydi. Sarper ittifak talebini Moskova’da Sovyet Büyükelçisi Molotov’a iletti. Ancak Molotov bu teklife karşılık, kendi tekliflerini sıraladı: Doğu sınırında SSCB lehine yapılacak değişiklik ve Boğazlar’da Sovyet askeri kurulması. Eğer Ankara Sovyet tekliflerini kabul etmezse, Ankara’nın teklif ettiği ittifak anlaşması imzalanmayacaktı. Buranın altını tekrar çizelim. Molotov toprak ve üs talep etmiyordu. Türkiye’nin ittifak teklifine karşı Sovyet tekliflerini sözlü olarak Sarper’e iletti. Eğer Ankara bu teklifleri kabul etmezse, ittifak yapılmayacaktı.

Sovyet ‘tehdidi’ var mı? 
Peki, Molotov’un bu tekliflerini Sarper nasıl algılandı? Resmi tarihte iddia edildiği gibi Sarper SSCB’nin Türkiye’yi “tehdit” ettiğini mi düşünüyordu? Sarper, Molotov ile görüşmelerini değerlendirdiği uzun bir raporu Haziran 1945’te Ankara’ya gönderir. Sarper’in kişisel değerlendirmesine göre Moskova, sınır değişikliği ve Boğazlar’da üs konusunu “diğer noktalarda taviz koparmak için” ileri sürmektedir. Sovyet tarafının görüşmeleri keseceğini sanmadığını belirten Sarper’e göre, Moskova’nın esas amacı savaş zamanında Karadeniz’in güvenliğini sağlamak için Boğazları ortak savunmaktır. Kısaca Sarper, toprak ve üs konusunun SSCB tarafından bir dayatma değil, savaş zamanında Boğazların ortak savunulabilmesi için bir pazarlık unsuru olarak öne sürüldüğünü Ankara’ya iletir.

Bu rapora rağmen Ankara Sovyet tekliflerini tehdit olarak değerlendirmiş olamaz mı? Dönemin Cumhurbaşkanı İnönü’nün 8-9 Temmuz 1945’te üst düzey komutanlarla yaptığı toplantının kayıtlarına bakalım. O günlerde basında toprak ve üs talepleri konusunda haberler çıkmaktadır. Üst düzey askeri erkânın şüphelerini gidermek için Cumhurbaşkanı bu toplantıyı düzenler. İnönü SSCB’ye ittifak teklif edildiğini, bunun karşılığında Molotov’un “evvela aramızdaki pürüzlü meseleleri hal edelim” dediğini belirterek Sovyet tekliflerini sıralar. Ancak İnönü’ye göre ortada “O kadar vahim bir vaziyet de yoktur. İhtiyatlı hareket daha doğrudur.” Dahası İnönü, Sovyet tekliflerinin “resmi bir vaziyet” almadığını, Moskova’nın “sondaj ve araştırma” yaptığını vurgular. SSCB’ye karşı askeri seferberlik ilan ederek durumu “Tamir edilmez resmi bir sahaya dökmekte menfaatimiz yoktur” der ve ekler: “Söylerdin söylemedin. Ondan sonra vesikalar ibrazı haline sokmadık. Fakat bunu bir teklif olarak kabul etmek mecburiyeti ile müteyakkız bulunmalıyız.” Altını tekrar çizelim: Cumhurbaşkanı İnönü “teklif” sözcüğünü kullanıyor ve bunun resmi ve yazılı bir hale dönüşmediğini, ikili görüşmelerde kaldığını vurguluyor.
1945-turkiye-sscb-krizi-bir-mitin-insasi-391377-1.
Molotov-Sarper görüşmeleri Temmuz 1945’te Potsdam Konferansı’nda da gündeme geldi. Hem Molotov hem de Stalin, ABD Başkanı Truman ve Britanya Başbakanı Churchill’e Sovyet tekliflerinin, Ankara’nın önerdiği ittifak anlaşmasına yönelik olduğunu söyler. Churchill, Stalin’in izahı karşısında durumun açıklığa kavuştuğunu belirtir: “Sovyet hükümetinin Türkiye’ye yönelik bir talebi olmadığını anlıyorum. Türkiye, SSCB ile ittifak anlaşması yapmak istemiş ve bunun karşılığı olarak bu şartlar sıralanmış.” Churchill’e göre de teklife karşı yapılmış bir teklif var.

1944’e kadar Genelkurmay Başkanlığını yürütmüş Fevzi Çakmak’ın SSCB ile yaşanan sorunlar için “hiç telaşa lüzum yok” şeklinde görüş belirttiğini Zekeriya Sertel hatıralarında kaleme almıştır: “Ben, Sovyet-Türk ilişkilerinde son zamanlarda ileri sürülen endişeyi anlamıyorum. Stalin’in teklifi dahi bende endişe yaratmadı. Bence, Sovyetler’le konuşmak gerekir. Onların yanlış bir istekle karşımıza çıkmalarına kızmamalıyız. Tersine onlarla masa başına oturup hatalarını kendilerine anlatmak gerekir. Onlar anlayışlı insanlardır ve bize karşı kötü niyetleri yoktur.” Muhalefetin başındaki isim Demokrat Parti Başkanı Celal Bayar da Nisan 1946’da bir Amerikan gazetesine verdiği röportajda Çakmak’la aynı görüşü paylaşır. Sovyetler’in, “Milletlerin haklarına riayet edilmesi prensibinin hüküm sürdüğü böyle bir zamanda evimize, haklarımıza göz dikebileceğini kabul etmek istemiyoruz” diyen Bayar, “Aramızda bir dava mevzuu kalmamıştır” diye ekler.

Muhalefetin dizaynı için anti-komünizm
Görüşmenin tarafları Sarper ve Molotov, iki ülkenin liderleri İnönü ve Stalin, yabancı devlet adamları, Türkiye’nin emekli Genelkurmay Başkanı ve muhalefet partisi lideri ortada bir teklif olduğu konusunda hemfikir. Peki, Molotov-Sarper görüşmeleri nasıl oldu da bir krize dönüştürülerek, Soğuk Savaş Türkiye’sinin ideolojik omurgasını oluşturan anti-komünizmin kurucu unsuru oldu?

İlk Sarper-Molotov görüşmesinin gerçekleştiği gün, 7 Haziran 1945’te, CHP içinde muhalefetin ortaya çıktığı Dörtlü Takrir, Bayar, Menderes, Köprülü ve Koraltan tarafından imzalanıyordu. Bu tarihten itibaren CHP içindeki muhalifler Tan gazetesi çevresinde toplanan sol kesimlerle dirsek temasına başladı. Amaçları geniş bir demokratik bir cephenin kurulmasının zeminini yoklamaktı. İnönü kendisine karşı oluşan muhalefetin cepheleşmesi halinde kontrol edilmesinin mümkün olamayacağını düşünüyordu. Dahası İnönü’ye göre Moskova, kendi liderliğine karşı oluşan muhalefetten yararlanabilirdi. Sovyet teklifleri Türkiye’ye karşı “tehdide” dönüştürülerek, dış politikada içine düşülen yalnızlıktan çıkmanın önü açılıyordu. İnşa edilen Sovyet “tehdidi” ABD ve İngiltere ile yakınlaşmanın can simidi oldu. Diğer yandan da İnönü, Batı cephesine katılmak için bir muhalefet partisinin kurulması ve çok partili sisteme geçmenin şart olduğunun farkındaydı. Ancak bu muhalefet partisinin uzun yıllar zayıf ve muhalefette kalması gerektiğini düşünüyordu. Bunun için muhalefetin içindeki sol kesim 4 Aralık 1945’te Tan baskınıyla yapılan bir operasyonla adeta yok edildi. Tan Baskını’yla susturulan sol kesimin içinde yer alan isimlerden Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’ün 13 yıl kesintisiz Dışişleri Bakanlığı’nı yapan kişiydi. Aras, Soğuk Savaş’ın belirmesiyle birlikte ortaya çıkmaya başlayan çift kutuplu dünyada İnönü’nün dış politikasının karşısında, Türkiye için daha tarafsız bir konumu savunuyordu. Dahası Tan Baskını’nın olduğu gün Cumhurbaşkanı İnönü’nün muhalefet liderliğine aday olan Bayar ile bir araya gelerek ona kendisine sınırları hatırlatması çarpıcıdır.

Soğuk Savaş Türkiye’sine damga vuran anti-komünizmin temelini İnönü atmıştır. İnönü’nün 1946’da Türk sağının önde gelen kalemlerinden Peyami Safa’ya söyledikleri, anti-komünizm üzerine inşa edilen Türkiye müesses nizamı üzerinde belirleyici oldu: “Biz komünizm yolundan müstakil varlığımızı kaybederiz. Bu sırada bizde çok şiddetli komünist propagandasına karşı bu nokta tebarüz ettirilmelidir. Kitleleri uyandırmak için doktrin münakaşası o kadar müessir değildir. Göze çarpacak şeyler söylemelidir.” Türk sağı İnönü’den gelen bu topu taca atmadı. 1965 seçimlerinde “Ortanın Solu” sloganını kullanan İnönü, sağdan yöneltilen “Ortanın Solu, Moskova yolu” ithamlarıyla topu kendi kalesinde görüyordu.

Not: Bu yazının uzun versiyonu İletişim Yayınları’ndan çıkan Kuşku ile Komşuluk başlıklı kitapta yer almaktadır.

Bunları da beğenebilirsin